Kumukiya

Trubetskoy'un Kafkasya Ulusal Sorunu Üzerine Makalesi

Nikolay Trubetskoy
24 min11 görüntüleme

Bir Avrasyacının Kafkasya Ulusal Sorununa Bakışı

Nikolay Sergeyeviç Trubetskoy (1890–1938), Rus göçmen düşüncesinin en çok yönlü isimlerinden biriydi: büyük bir dilbilimci, filolog, tarihçi, felsefeci ve siyaset yazarıydı. 1890'da Moskova'da, Moskova Üniversitesi rektörü ve tanınmış felsefe profesörü S.N. Trubetskoy'un oğlu olarak doğdu. Aile, eski bir prens unvanı taşıyordu ve Rus tarihinin önde gelen simalarını vermiş olan Gediminidler hanedanına mensuptu: boyar ve diplomat Aleksey Nikitiç (ö. 1680), mareşal Nikita Yuryeviç (1699–1767), N.İ. Novikov'un yakın arkadaşı yazar Nikolay Nikitiç (1744–1821), Dekabrist Sergey Petroviç (1790–1860), din felsefecileri Sergey Nikolayeviç (1862–1905) ile Yevgeniy Nikolayeviç (1863–1920) ve heykeltıraş Pavel (Paolo) Petroviç (1790–1860) gibi.

Lise yıllarından itibaren Trubetskoy etnografya, halk bilimi, dilbilim, tarih ve felsefeyle ciddi biçimde ilgilenmeye başladı. 1908'de Moskova Üniversitesi Tarih-Filoloji Fakültesi'ne girdi; 1912'de karşılaştırmalı dilbilim bölümünün ilk mezunları arasında yer aldı ve kürsüde alıkondu, ardından Yeni Gramerci okulun öğretilerini incelemek üzere Leipzig'e gönderildi. Moskova'ya döndükten sonra Kuzey Kafkasya halk bilimi, Fin-Ugor dilleri ve Slavistik üzerine bir dizi makale yayımladı; Moskova Dilbilim Çevresi'nin etkin bir üyesi oldu. 1917 olaylarının ardından akademik kariyeri sekteye uğradı: Kislovodsk'a gitti, sonra bir süre Rostov Üniversitesi'nde ders verdi ve giderek ilk Slavların manevi bakımdan Batı'dan çok Doğu'ya yakın olduğu kanaatine vardı.

1920'de Trubetskoy Rusya'dan ayrıldı, Bulgaristan'a geçti ve Sofya Üniversitesi'nde profesör oldu. Aynı yıl onu Avrasyacı ideolojinin eşiğine getirecek olan Avrupa ve İnsanlık adlı ünlü çalışmasını yayımladı. Bundan sonra çalışmaları iki yönde ilerledi: dünya fonolojisinin merkezi hâline gelen Prag Dilbilim Çevresi ve ardından Viyana'daki araştırma yılları (akademik yön); P.N. Savitski, P.P. Suvçinski ve G.V. Florovski ile birlikte Avrasya Yıllıkları ve Kroniklerde yayımlanmak, Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde konferanslar vermek (ideolojik yön). Avrasyacılığa kazandırdığı başlıca katkılar arasında Rus kültürünün "üst" ve "alt" katmanları kavramı ile "hakiki milliyetçilik" ve "Rus öz-bilinci" öğretileri yer alır.

Mizacı gereği Trubetskoy, siyaset yerine sakin akademik çalışmayı tercih ederdi. Zaman zaman siyasi gazetecilik türünde makaleler yazmak zorunda kalsa da örgütsel ve propaganda faaliyetlerinden kaçındı ve Avrasyacılığın siyasete kayması karşısında üzüntüsünü dile getirdi. Bu yüzden Evraziya gazetesi meselesinde hareketin sol kanadına karşı uzlaşmaz bir tutum aldı ve birkaç yıl boyunca Avrasyacı örgütten uzak durdu; yenilenen yayın organlarında ancak yıllar sonra yazmaya başladı.

Hayatının son yıllarını Viyana'da geçirdi; Viyana Üniversitesi'nde Slavistik profesörü olarak ders verdi. Avusturya'nın ilhakından (Anschluss) sonra Gestapo'nun baskısına uğradı; elyazmalarının önemli bir bölümüne el konuldu ve sonradan yok edildi. Bu bilgiyi P.N. Savitski'den alan L.N. Gumilyov'un tanıklığına göre Trubetskoy "prens, aristokrat olduğu için" tutuklanmadı, "ama dairesinde sıkça ve son derece kaba aramalar yapıldı; bu da miyokart enfarktüsüne ve erken ölümüne yol açtı". 25 Temmuz 1938'de, 48 yaşında vefat etti.

Aşağıdaki metin, Trubetskoy'un Kafkasya'daki "ulusal sorun" üzerine 1925'te kaleme aldığı program niteliğindeki nottur. Yazarın ifadelerini koruyoruz; editoryal müdahaleler en aza indirilmiştir.

Bütün milletler beni çevreledi; fakat Rab'bin adıyla onları bozguna uğrattım. — Mezmur 117:10

Transkafkasya

Transkafkasya'da, her şeyden önce, hangi hükümet iktidarda olursa olsun her zaman Rus yönelimini benimsemiş olan ve benimsemeye devam edecek olan Ermeniler vardır. Ciddi bir Ermeni ayrılıkçılığı söz konusu değildir. Ermenilerle anlaşmak her zaman kolaydır. Ne var ki her şeyi Ermeniler üzerine kurmak bir hata olurdu. Ekonomik olarak güçlü olan ve Transkafkasya'nın tüm ekonomik hayatının yönetimini ellerinde toplayan Ermeniler, aynı zamanda komşularının zaman zaman nefrete varan genel bir antipatisiyle karşılaşırlar. Kendini onlarla özdeşleştirmek, bu antipatiyi ve nefreti üstlenmek olurdu. Rusların sonunda yalnızca Ermenilerle baş başa kaldığı ve Transkafkasya'nın diğer tüm milliyetlerini kendilerine düşman ettikleri devrim öncesi dönem siyasetinin örneği bir ders olmalıdır. Üstelik Ermeni meselesi belirli bir ölçüde uluslararası bir meseledir: Rus hükümetinin Kafkasya'daki Ermenilere karşı tutumu, Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerle koordine edilmelidir.

Gürcüler Şubat Devrimi'nden bu yana en azından özerklik haklarının tanınmasını başarmışlardır; bu hakları onların elinden almak artık mümkün değildir. Ama aynı zamanda bu durum Gürcü ayrılıkçılığının doğmasına zemin hazırladığından, her Rus hükümeti bu ayrılıkçılıkla mücadele etmek zorundadır. Eğer Rusya Bakü petrolünü elinde tutmak istiyorsa — ki bu olmadan yalnızca Transkafkasya'nın değil, Kuzey Kafkasya'nın da elde tutulması güçtür — bağımsız bir Gürcistan'a izin veremez. Gürcü meselesinin zorluğu ve karmaşıklığı tam da şurada yatar: Gürcistan'a belli bir miktar özerklik tanımamak artık pratikte imkânsızdır, tam siyasi bağımsızlığını tanımak ise caiz değildir. Burada belirli bir orta yol seçilmelidir — üstelik Gürcü toplumunda Rus karşıtı duyguların gelişmesine yol açmayacak bir orta yol. Bunun yanı sıra şunu da kavramak gerekir ki Gürcü milliyetçiliği, ancak belirli Avrupalılaşma unsurlarıyla beslendiği ölçüde zararlı biçimler alır. Böylece Gürcü meselesinin doğru çözümüne ancak hakiki bir Gürcü milliyetçiliğinin, yani Avrasyacı ideolojinin özgün bir Gürcü biçiminin doğması şartıyla ulaşılabilir.

Azerbaycanlılar, nüfusları bakımından Transkafkasya'nın en önemli unsurunu oluşturur. Milliyetçilikleri güçlü bir biçimde gelişmiştir ve Transkafkasya halkları arasında Rus karşıtı duygularında en sürekli olanlardır. Bu Rus karşıtı duygular, pan-İslamcı ve pan-Turancı fikirlerle beslenen Türkseverlik duygularıyla el ele gider. Topraklarının ekonomik önemi — Bakü petrolü, Nuha ipekçiliği ve Muğan pamuk tarlalarıyla — o kadar büyüktür ki ayrılmalarına izin verilemez. Aynı zamanda Azerbaycanlılara belirli bir, hatta oldukça geniş bir özerklik tanımak da gereklidir. Buradaki çözüm de büyük ölçüde Azerbaycan milliyetçiliğinin niteliğine bağlıdır ve birinci dereceden önemli bir görev olarak Avrasyacılığın milli Azerbaycan biçiminin yaratılmasını önümüze koyar. Pan-İslamcılığa karşı bu durumda Şiiliğin öne çıkarılması gerekmektedir.

Transkafkasya'nın üç ulusal sorunu — Ermeni, Gürcü ve Azerbaycan meseleleri — dış politika sorunlarıyla iç içe geçmiştir. Türksever bir siyaset Ermenileri İngiliz yönelimine doğru itebilir. Aynı sonuç, her şeyi Azerbaycanlılara bağlamakla da doğar. Her hâlükârda İngiltere Gürcistan'da entrikalar çevirecektir, çünkü bağımsız bir Gürcistan'ın er geç İngiliz sömürgesine dönüşeceğini bilmektedir. Bu entrikanın kaçınılmaz olduğu göz önünde tutulduğunda Gürcistan'daki Ermenileri İngiliz yanlısı hâline getirmek ve böylece Transkafkasya'da İngiliz entrikasının zeminini güçlendirmek sakıncalıdır. Öte yandan her şeyi Ermenilere bağlamak da Azerbaycanlıları Türksever bir yönelime ve Gürcistan'ı Rus karşıtı bir ruh hâline iterdi. Transkafkasya halklarıyla ilişkiler kurulurken tüm bunlar dikkate alınmalıdır.

Kuryal Sistemle Yönetim

Transkafkasya'daki ulusal sorunun karmaşıklığı, ayrı ayrı milliyetlerin birbirine düşman olmasıyla daha da ağırlaşmaktadır. Düşmanlığın kimi nedenleri, kuryal çok-meclisli sistem ve ona bağlı yönetim tekniğiyle ortadan kaldırılabilir. Böyle bir sistemde, örneğin bir dizi yaşam alanında yönetim, toprağa göre değil milliyete göre ayrıştırılabilir — bu da karışık nüfuslu bölgelerin hangi özerk birime ait olacağı meselesinin sertliğini yumuşatır. Böylece, örneğin bu tür bölgelerde okullardaki öğretim dili sorunu keskinliğini yitirir: aynı yerleşim biriminde farklı dillerde eğitim veren okullar bulunur ve bunların her biri ilgili halk eğitimi ulusal konseyinin yönetimi altındadır. Ne var ki elbette yönetimin doğası gereği ulusal değil bölgesel ilkeye göre kurulması gereken bir yaşam alanı da vardır. Yalnızca rastlantısal ve çoğu zaman yapay özelliklere dayanan eski guberniya bölümü değil, üç ana bölgeye (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan) bölünme de kaldırılmalıdır. Transkafkas ulusu, aşağı yukarı eski uyezdlere denk düşen küçük ilçelere sıkı biçimde bölünmelidir; tek fark, bu ilçelerin sınırlarının etnografik-tarihsel, sosyal ve ekonomik sınırlara daha isabetli biçimde oturtulmasıdır.

"Böl ve yönet" biçimindeki kadim emperyalist devlet şiarı yalnızca devlet iktidarının ya da egemen ulusun düşman bir yabancı nüfusla yüz yüze olduğu yerlerde geçerlidir. Devletin görevinin yerli nüfus ile egemen ulusu ortak iş için organik bir birliğe kavuşturmak olduğu yerlerde bu ilke uygulanamaz. Bu nedenle Kafkasya'da da ayrı milliyetler arasındaki sürtüşmeleri ve çelişkileri derinleştirmeye çalışmamak gerekir. Gürcistan'ın çeşitli bölgelerindeki demokratik kültür ve gündelik yaşam farklılıklarına karşın Gürcistan yine de, yapay biçimde parçalara bölünemeyecek belli bir etnografik bütün oluşturur. Gürcü dili, Kilise ve edebiyat dili olarak kadim çağlardan beri Gürcistan, Megrelistan ve Svaneti'nin eğitimli sınıflarının ortak dili olmuştur. Megrel ve Svan dillerinin yanı başında var olmasına izin verilmeli ve bu dillerde edebiyatın gelişmesine engel olunmamalıdır; ama Gürcistan'a karşı yeni, tarihsel olarak yeterince temellendirilmemiş, bağımsız ve ayrılıkçı ulusal birimlerin yapay biçimde yaratılmasına bütün gücümüzle direnmeliyiz.

Ne var ki yukarıdakilerden, daha büyük halkların daha küçük halkları yutma eğiliminin teşvik edilebileceği sonucu çıkmaz. Bu tür eğilimler Transkafkasya ile Kuzey Kafkasya arasındaki bazı sınır bölgelerinde görülür: Abhazya ve Güney Osetya'yı Gürcüleştirme, Dağıstan'ın güney ilçelerini ve Zakatala ilçesini Tatarlaştırma (yani Türkleştirme) yönünde çabalar gözlemlenir. Bu hâllerde belirli bir ulusal kimlik tahrip edildiğinden, ilgili halkların ulusal direnişini destekleyerek bu olguyla mücadele edilmelidir.

Sınır bölgelerinin ayrılmasına izin vermemek için, çevre bölgelerin ayrılıkçı eğilimlerini besleyen tüm psikolojik etkenleri hesaba katmak gerekir. Halkın geniş kesimlerinde böylesi eğilimlerin hiç gelişmediğini ya da çok zayıf geliştiğini; ayrılıkçı eğilimlerin başlıca taşıyıcısının yerel aydınlar olduğunu fark etmemek mümkün değildir. Bu aydınların psikolojisinde "şehirde sonuncu olmaktansa köyde birinci olmak" ilkesi önemli bir rol oynar. Eski bir guberniyanın yerine geçen "egemen" bir cumhuriyetin herhangi bir bakanının faaliyet alanı, çoğu zaman eski vilayet memurunun faaliyet alanından hiç farklı değildir. Ama "bakan" diye anılmak daha gururlandırıcıdır; bu yüzden bakan kendi cumhuriyetinin bağımsızlığına yapışır. Bir guberniya bağımsız bir devlet hâline getirildiğinde kaçınılmaz biçimde bir dizi yeni makam doğar; bu makamlara daha önce ya guberniyalarındaki küçük görevlerle yetinmek ya da guberniya dışında hizmet etmek zorunda kalmış yerel aydınlar yerleşir. Son olarak, "bağımsızlıkçılık" özellikle yerel aydın tabakasının görece az olduğu ve memurların ana gövdesinin eskiden dışarıdan gelen unsurlardan oluştuğu bölgelerde boy atar: "yabancı uyruklu" kategorisine düşen dışarıdan gelme unsur sınır dışı edildiğinde genç cumhuriyet eğitimli kadro sıkıntısı çeker ve her yerel aydın kolayca kariyer yapmaya başlar. Bağımsızlıkçılık çoğu zaman, sınıf olarak bağımsızlıktan çıkar sağladığını hisseden yerel aydınların "sınıfsal" bir hareketidir. Elbette yerel aydınlar bu sınıfsal niteliği itinayla gizler ve "fikirler"le maskeler: apar topar "tarihsel gelenekler", yerel ulusal kültür vb. icat edilir. Söz konusu bölgenin halkının bu sınıfsal aydın bağımsızlıkçılığından fayda değil zarar gördüğü kuşkusuzdur. Çünkü tüm bu "bağımsızlık" bir yandan aydın emeğine yapay bir talep artışına, devlet maaşı alan ve böylece halktan toplanan vergilerle geçinen insan sayısının artmasına; öte yandan diğer bölgelerin aydınlarının rekabetini ortadan kaldırmaya, yarış alanının daralmasına ve dolayısıyla yerel memuriyetin niteliğinin düşmesine yöneliktir. Bu nedenle halk çoğu zaman yerel aydınların ayrılıkçı eğilimlerine düşmanca yaklaşır ve merkeziyetçi eğilimler gösterir — nitekim Bolşevikler Transkafkasya'daki çeşitli cumhuriyetlerin bağımsızlığını tasfiye ederken bu eğilimlerden kuşkusuz yararlanmıştır.

Kuzey Kafkasya

Kuzey Kafkasya'da Kabardeyler, Osetler, Çeçenler, küçük halklar (Çerkesler, İnguşlar, Balkarlar, Karaçaylar, Kumuklar, Türkmenler ve Kalmuklar) ve son olarak Kazaklar bulunur.

Kabardeyler ve Osetler her zaman Rus yönelimini oldukça sıkı biçimde korumuşlardır. Küçük halkların çoğu bu açıdan özel bir güçlük çıkarmaz. Kuzey Kafkasya'da kesin biçimde Rus karşıtı olanlar yalnızca Çeçenler ve İnguşlardır. İnguş Rus karşıtlığının kaynağı şudur: Rusların Kafkasya'yı fethinden sonra, İnguşların başlıca uğraşı olan baskın ve haydutluk ağır biçimde cezalandırılmaya başlandı; oysa İnguşlar başka işlere geçemezler — bir yandan el emeğine karşı atavistik bir alışkanlık eksikliği, öte yandan işi yalnızca kadın işi sayan geleneksel küçümseme yüzünden. Dârâ ya da Nabukadnezar tipindeki eski bir Doğu hükümdarı, yalnızca Rusların değil tüm diğer komşuların da huzurlu yaşamına engel olan bu küçük haydut aşireti ya topyekûn imha eder ya da nüfusunu anavatanlarından uzak bir yere sürerdi. Böyle sadeleştirilmiş bir çözüm bir kenara bırakılırsa, geriye yalnızca halk eğitiminin düzenlenmesi ve tarımın geliştirilmesi yoluyla eski yaşam koşullarının ve barışçıl emeğe duyulan geleneksel küçümsemenin parçalanmaya çalışılması kalır.

Çeçen meselesi biraz daha karmaşıktır. Birincisi, Çeçenlerin sayısı İnguşlardan beş kat fazladır; ikincisi, Çeçen Rus karşıtlığı, Çeçenlerin kendilerini maddi olarak aldatılmış saymasından kaynaklanır: en iyi toprakları Kazaklar ve Rus yerleşimciler tarafından alınmış, kendi topraklarında Grozni petrolü çıkarılıyor ama kendilerine hiç gelir bırakmıyor. Bu Çeçen taleplerini tam anlamıyla karşılamak elbette mümkün değildir. Ancak iyi komşuluk ilişkileri kurulmalıdır. Bu yine halk eğitiminin düzenlenmesi, tarımın seviyesinin yükseltilmesi ve Çeçenlerin Ruslarla ortak bir ekonomik hayata dahil edilmesiyle sağlanabilir.

Toplumsal yapıları bakımından Kuzey Kafkasya halkları iki gruba ayrılır: aristokratik yapıya sahip halklar (Kabardeyler, Balkarlar, Çerkeslerin bir kısmı, Osetler) ve demokratik yapıya sahip halklar (Çerkeslerin bir kısmı, İnguşlar ve Çeçenler). Birinci grupta en üst otoriteyi bir yandan yaşlılar, öte yandan Müslüman din adamları kullanırdı. Bolşevikler her iki toplumsal düzeni de sistematik biçimde yıkmaya çalışıyor. Eğer bunu başarırlarsa Kuzey Kafkasya halkları, kitlelerin gözünde otorite taşıyacak grup ve sınıflardan yoksun kalacaktır. Oysa karakter özellikleri göz önüne alındığında bu halklar, böylesi otorite sahibi grupların rehberliği olmadan herhangi bir maceracının peşinden gitmeye hazır vahşi haydut çetelerine dönüşür.

Kuzey Kafkasya Kazak bölgelerini — Terek ve Kuban — de kapsar. Terek bölgesinde ayrı bir Kazak sorunu yoktur: Kazaklar ile inogorodniy denilen dışarıdan gelme yerleşimciler dostça yaşar ve kendilerini yabancı halklara karşı tek bir ulus olarak görürler. Kuban bölgesinde ise tersine Kazak sorunu çok keskindir: Kazaklar ile dışarıdan gelenler birbirine düşmandır.

Kafkasya'nın doğu ve batı uçlarında, tam olarak ne Transkafkasya'ya ne de Kuzey Kafkasya'ya dahil edilebilecek bölgeler vardır: doğuda Dağıstan, batıda Abhazya.

Dağıstan

Dağıstan'ın durumu, ona çok geniş bir özerklik tanınmasını zorunlu kılar. Aynı zamanda Dağıstan, gerek etnik bileşimi, gerekse tarihsel bölünmeleri bakımından hiç de homojen değildir. Ruslar tarafından fethedilmeden önce Dağıstan, birbirinden tamamen bağımsız ve hiçbir üst iktidara bağlı olmayan küçük hanlıklar dizisine bölünmüştü. Bu eski parçalanmışlığın gelenekleri bugüne kadar Dağıstan'da varlığını sürdürmüştür. Dağıstan'ın idari birleştirilmesinin önündeki büyük engellerden biri ortak bir dilin yokluğudur. Eskiden iş, resmi yazışma ve kayıtların Arapça yürütülmesine kadar varıyordu; Rus hükümeti duyuruları da aynı dilde yayımlanıyordu. Yerli diller çok fazladır: Andi ilçesinde, Andi Koysu boyunca 70 verstlik bir şeritte 13 ayrı dil konuşulur; Dağıstan'daki toplam yerli dil sayısı yaklaşık 30'dur. Farklı aulların dağlıları arasında iletişim aracı olarak kullanılan birkaç "uluslararası" dil vardır. Bunlar Dağıstan'ın kuzey kesiminde Avarca ile Kumukça, güney kesiminde ise Azerice'dir. Açıktır ki resmi dil olarak bu "uluslararası" dillerden biri seçilmelidir.

Ancak bu amaçla hangi dilin seçileceği hiç de fark etmez değildir. Kumuk dili, neredeyse tüm Kuzey Kafkasya'nın — Hazar Denizi'nden Kabarda'ya dek — "uluslararası" dilidir; Azerice ise Transkafkasya'nın büyük bölümünde (Karadeniz kıyıları hariç), ayrıca Türk Ermenistan'ında, Kürdistan'da ve Kuzey İran'da egemendir. Her iki dil de Türkçedir. Şunu da akılda tutmak gerekir ki ekonomik hayatın yoğunlaşmasıyla birlikte "uluslararası" dillerin kullanımı öyle bir ağırlık kazanır ki yerli dilleri sıkıştırıp çıkarır: Dağıstan'ın güney ilçelerindeki pek çok aul zaten tamamen "Azericeleşmiştir". Dağıstan'ın bu şekilde Türkleşmesine izin vermek Rusya'nın çıkarına olmaz. Çünkü bütün Dağıstan Türkleşirse, Kazan'dan Anadolu'ya ve Kuzey İran'a uzanan kesintisiz bir Türk kütlesi ortaya çıkar; bu da ayrılıkçı ve Rus karşıtı eğilimlerle yüklü pan-Turancı fikirlerin gelişmesi için en elverişli koşulları yaratır. Dağıstan, Avrasya'nın bu parçasının Türkleşmesine karşı doğal bir bariyer olarak kullanılmalıdır.

Dağıstan'ın kuzey ve batı ilçelerinde durum görece basittir. Burada resmi dil olarak, Gunib ve Hunzah ilçeleri nüfusunun zaten ana dili olan ve Andi, Kazikumuh ilçelerinin, kısmen Dargin ve kısmen Zakatala ilçelerinin uluslararası dili olan Avarca tanınmalıdır. Avarca edebiyatın ve basının gelişmesi teşvik edilmeli, bu dil sayılan ilçelerin tüm alt okullarına ve buna denk düşen orta öğretim kurumlarına zorunlu ders olarak sokulmalıdır.

Dağıstan'ın diğer bölümlerinde durum daha karmaşıktır. Bütün güney-Dağıstan halkları arasında en büyüğü, neredeyse tüm Kürin ilçesini, Samur ilçesinin doğu yarısını ve Bakü guberniyasının Kuba uyezdinin kuzey kesimini kaplayan Kürinlilerdir (Lezgiler). Bu bölgenin Türkçe olmayan yerli dilleri arasında en basit ve öğrenmesi en kolay olanı Kürincedir ve aynı bölgedeki bir dizi başka yerli dile yakın akrabadır. Bu yüzden Dağıstan'ın bu kesimi için "uluslararası" ve resmi dil olarak o seçilebilir. Böylece Dağıstan, dilsel bakımdan iki yerli dil arasında — Avarca ile Kürince — paylaşılmış olurdu.

Abhazya

Abhazya için resmi dil olarak Abhazca tanınmalı, Abhaz aydın kesiminin gelişmesi teşvik edilmeli ve bu aydın kesime Gürcüleştirmeye karşı mücadelenin gerekliliği bilinci aşılanmalıdır.

Bu yazı 1925'te kaleme alınmıştır.